Covid’le on hafta…

Covid19 un mikroskop altındaki görüntüsü buymuş.
İşte huzurlarınızda Covid19

Bahar geliyordu, kışın gri havası arkada bırakılacak, yaşam canlanacak, yüzler gülecek, gidebilenler tatil programları yapacaklardı. Ama ne oldu? Hiç akla, hayale gelmeyecek bir şey oldu ve birden hepimiz şehrin orta yerinde dört duvar arasında sıkışıvermiş bulduk kendimizi. Ne yapacağımızı bilemedik. Eski salgınlardan dem vurarak bir şeyler anlattılar televizyonlarda; hikaye tabii. Dün dündür, bugün bugün. O zamanın salgınıyla, bugünün şartlarındaki salgın, hayat aynı mı yani?

Biz sıkıştık, doğa rahatladı, nefes aldı adeta. Yine çiçekler vaktinde açtı; kırlangıç ve leylekler zamanında geldi. İflah olmaz bir batıl olarak, leylekleri havada gördüğüm an totomu koyduğum yerden kaldırırım. Çok seyahat edersiniz, denedim hep de bol seyahat ettim. Ama bu sefer kendime güldüm tabii, evden çıkılamayan bir ortamda seyahati düşünmek ne mümkün.

Benim de ilk birkaç hafta inkarla geçti. Ev merkezli, dar bir alanda yaşayan biri olarak durumu kavramam ( hala kavrayabildiğimi de söyleyemem. Komplo teorilerine girmek istemiyorum, ama abartıldığı ve insanlardan gerçeklerin saklandığı inancındayım. ) biraz daha fazla vakit aldı. İlk dönem sürekli farklı sitelerden haber okuyor, televizyondaki açık oturumları takip etmeye çalışıyordum. En güzeli, kanalların “paralı” oturumcularının çenelerini açamamalarıydı. 1999 depremi sonrası tv ekranları geldi aklıma. O zaman da konuşmacılar söyleyecek şey bulamayınca, haliyle işi bilen bilim insanları ekranlarda ön plana çıkmıştı. Pandemi de de farklı olmadı. Hatta zaman zaman “ne kadar da çok profesör varmış bu ülkede” diye düşünmeden edemedim. Galiba ilk kez, böylesi önemli bir süreç doğru yönetildi. Hoş bu yorumu yapmak da bana düşmez de; şöyle değiştireyim cümlemi, sempatik ve içten sayılabilecek ilgili bakan tarafından “şeffaf” bir yönetim ortaya konuldu. İşler iyi iken konuşmak kolay, ama kötü giderken, hem de felaket tellalları ortalardayken, her gün çıkıp açıklamak yapmak kolay iş değil. Adam hiç aksatmadı ve insanların moralini de yukarıda tutmayı başardı. Tabii ki saygının ve teşekkürün en büyüğü sağlık çalışanlarına. Ordu denmesi garibime gittiği için ‘çalışan’ demeyi tercih ettim. Hoş virüs de görünmeyen düşman, mücadele de savaş olarak nitelenmişti.

19 mart itibarıyla bir excel dosyası açtım. Worldometers sitesinde ve Sağlık bakanlığınca yayınlanan rakamları ( sonra bakan Fahrettin Koca’nın twitter hesabını takip etmeye başladım, çünkü bakanlık sitesinde geçmişe dönük rakamlar bulunmuyordu. ) tutmaya başladım. Vakit bol olunca insan saracak bir şeyler arıyor. Bu rakamları her gün takip ederken, bu sıklık nisan ortasında azalmaya başladı. Galiba on beş gündür rakamlara baktığım da yok. Ölümün sadece rakama indirgenmesi çok garibime gitti ve yaptığımdan utandım. Hele de annesini Covid19 sebebiyle kaybeden bir arkadaşımın anlattıklarından sonra.

Ehh işin sonunda ‘ölüm’ olunca insanlara dediğini yaptırtmak daha kolay. Yasak demediler ama ‘kısıtlama’ dediler. İnsanlar riayet etti, belki de pek çok avrupa ülkesine göre başarılı olma sebeplerimizden biri de budur. Zorunlu olmadıkça evden çıkmamanın da bir lüks olduğu konuşuldu. Zira bazı insanlar para kazanabilmek adına evden çıkmalıydılar. Bu lükse sahip olanlar, evde kalma sürecine derin bir anlam yüklediler sanki. Kendilerindeki aydınlanma bu derin travmatik dönemle başlayacak, şekillenecekti. İşe gitmeyince yolda vakit harcanmıyordu. Şirketteyken yemekte, toplantılarda, goygoyda kaybedilen vakit bir anda artı olarak hayat hanesine yazılmıştı. Netflix üyelikleri arttı. Herkesler dizi, film önerilerini paylaştı. Okunan kitaplar paylaşıldı. Adeta kültürel bir aydınlanma yaşıyorduk. (salgın sonrası üretimler neler olacak çok merak ediyorum. Gençlerin ve çocukların nasıl etkilendiklerini de merak ediyorum. Ya en göz ardı edilen 65 yaş üzeri olanlar? Güzel tezler çıkmaz mı bu konulardan?) Kimisi de kendini yemeğe verdi. Yemek olarak değil, yapmak olarak. Yeni tarifler deneyenler, ekmeğini kendi yapanlar. Marketlerde maya kalmadı, o derece.

Her şey o kadar dijital platforma kaydı ki, eminim ekran başında geçirilen süre biz yaştakiler için bile (gençler telefona yapışık yaşıyorlardı zaten) epeyi arttı. Bu durum herhalde bir süre daha devam edecek. Yani bize dayatılan ‘yeni normal’ in uzantısı daha dijital bir hayat nihayetinde. Herkesin ağızında hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı teranesi. Ne eskisi gibi ki zaten?

Kendi adıma doğaya büyük bir özlem duyarak geçti haftalar. Şayet doğanın içindeyken ve pek tabii şehrin içinde değilken yakalanmış olsaydım bu salgına, doğadan öğrenerek çok daha verimli, hareketli, çalışarak geçecekti bu haftalar. İnsanlar beton yığınları arasında yaşamanın bir avantaj olmadığının farkına vardı. Belki doğayı korumak, sürdürülebilir tarım adına da aydınlanma yaşamıştır insanlar.

Salgınla ilgili hiçbir film seyretmedim. Sinir bozmanın alemi yok. Ama Albert Camus’nün Veba’sını okumaya başladım. Kitabı bulmak epeyi zaman aldı, şans eseri Kadıköy rıhtımda yeni açılan bir kitapçıda bulduk. ( Kitap mayıs ayında 41.baskısını yaptı. ) Beni fazlasıyla etkiledi kitap ve günün şartlarına uygunluğu sebebiyle de bu dönemde okuduğum tüm kitapların önünde yer aldı.20200525_121523

Son olarak, sınırlı sosyalleşmeye devam ediyoruz. Sokaktaki pek çok kişi beyaz peçeli arap gibi. Ben iki kere e-devlet üstünden maske talebinde bulunmama rağmen almayı beceremedim. Ancak paralı satılsın kararı verildikten sonra alabildim. İnatla açık havada maske takmamaya devam ediyorum.

 

Sağlıcakla…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: