Sesli Harfler

Not alır mısınız?

Ben alırım. Yine her zaman ki gibi telefona falan değil, ya da bilgisayara, kağıda ve kalemle. Bunun hem avantajı, hem de dezavantajı var. Hiç ummadığınız anda, bir kitap arasına sıkıştırdığınız not karşınıza çıkıverir. Şaşkınlık olabilir tepkiniz, ya da bir memnuniyet. Şaşırabilirsiniz çünkü onu aramaktasınızdır ve bulamamışınızdır; ya da bir zaman böylesi bir konuya ilgi duymanız hayrete düşürür sizi. Yazacağınız, okuyacağınızla ilgili o notu bulana kadar unutmuşsunuzdur ama, tekrar hatırlatıverir. Güzel bir aydınlanma kaplayıverir yüzünüzü.

20200611_195523

Yeni açıldığında bir kere gittiğim ve bir daha da gitmediğim bir kafeden aldığım peçeteye aldığım notları bulmam yukarıda yazdığım hisleri uyandırdı bende.

Bildiğiniz gibi alfabemizde sekiz sesli harf var. Dördü kalın sesli ( a, ı, o, u ) ve dördü de ince sesli ( e, i, ö, ü ). Bir ara şöyle bir şeye takılmıştım; bir kelimedeki kalın sessizlerin yeri ince sessizle değiştirerek ( veya tam tersi ) kaç farklı kelime bulabilirim? Örnek vereyim : Kın – kin gibi… Yani konulan bir noktayla değişen anlam.

20200611_195450

Veya “S” harfinin altına iliştirilen bir çentik, bir virgül ile “ş” oluyor ya; bu şekilde anlam değişen kaç kelime bulabilirim… İşte bu peçete aklıma gelen kelimelerin bir kısmını yazdığım bir not kağıdına dönüşmüş, ama unutulmuş.

Kafa yorulsa mutlaka daha fazlası bulunur, ama o ana kadar şimdilik benden bu kadar. Belki ilerleyen zamanda bazı eklemelerle liste uzar…

Ilık – İlik

San – Şan                                 

Olur – Ölür    

Söyle – Şöyle                      

Kın – Kin 

Kıl – Kil

Sen – Şen

Durum – Dürüm

Katı – Kat’i

Duş – Düş

Anı – Ani

Koy – Köy

Kul – Kül

Sık – Sik

Cuk – Çük

Cin – Çin

Beşinci ayın son beş günü

Yaşadığımız günlerle ilgili illa notlar tutuyorsunuzdur. Covid19’la yatıp kalkıyoruz ama haliyle başka şeyler de oluyor. Kendime not aldığım konular, tesadüf bu ya, ayın son beş gününe denk gelmiş olaylardı. Tarih sırasıyla mı, yoksa kendimce önem sırasıyla yazmalı bilemedim.

Herhalde en şaşalısından, gösterişlisinden başlamalı. Güney Afrika doğumlu Elon Musk’un şirketi SpaceX’in iki NASA astronotunu ( Robert L. Bahnken ve Douglas G. Harley ) Uluslararası Uzay İstasyonu’na göndereceği sefer, 27 Mayıs’ta havada fazlaca elektrik yükü olması sebebiyle 30 Mayıs’a ertelenmişti. Bizler canlı yayında Körfez Savaşı’nı, 11 Eylül terör saldırılarını seyretmiş bir nesiliz. Önemli olduğu söylenen ve canlı yayınlanan pek çok şeyin içinde ölüm vardı, şiddet vardı, insanlıktan utandığımız anlar vardı. Ama bu sefer ki çok ama çok farklı oldu. Bu seferkinde hayal kurmanın ne kadar önemli olduğu, insanın uzay aşkı ve merakı vardı.

Trump’ın seçim sloganına (make america great again) pek de uygundu bu başarı. SpaceX’in Demo2 seferi ile Amerika uzay projelerinde geriye düştüğü yarışta arayı kapamayı başardı. ( Fırlatmaya yirmi dakika kaladan itibaren başlayan ABC News yayını da burada… ) ile ilgili yaklaşık bir saatlik görüntüler de Bu sefer neden önemli? Çünkü :

Uluslararası Uzay Üssü’ne bağlanan modül fırlatma öncesi
  • Ticari bir şirket tarafından (SpaceX) gerçekleştirilen ilk insanlı uçuş,
  • Şirket 2002 yılında kurulmuş. Bu kadar yeni bir şirketin böylesi bir başarıya imza atması da dikkate değer.
  • 2011’den bu yana, dokuz  yıldır, ABD’nin kendi toprağından uzaya fırlattığı ilk roket,
  • Bu zaman zarfında Rusya’dan koltuk satın alarak uzaya gidiyorlardı ve astronot başına 80 milyon$ ödemek durumunda kalıyorlardı,
  • Bu uçuşun roket sistemi (Falcon9) geri döndü; yani bundan sonraki uçuşlarda tekrar kullanılabilecek. Bundan önce modüller (astronotların bulunduğu bölüm) tekrar kullanılabilirken, roketler okyanusta çöp oluyordu. (acaba okyanus kirliliğine ne kadar etkisi vardır bu roketlerin?) Bu arada, Falcon 9’un inişini seyrederken sanki film geri sarılıyor izlenimine kapılıyor insan.   

Peki bundan sonra neler olacak? Deniliyor ki işin içine para ve ticari şirketler girmeye başlayınca ilerleme daha süratlenecek. Uzay turizmi artık pek de hayal değil gibi. Tek taşla evlilik teklif etme sıradanlığına düşmek istemeyecek milyarderler illa ki olacak. ‘Ay etrafında döndük geldik’ diyecekler de pek hayal olmayabilir. Mesela Japon milyarder iş adamı Yusaku Maezawa aya gidecek ilk sivil yolcu olarak yerini ayırtmış bile.

Japon milyarder girişimci Yusaku Maezawa. 2 milyar dolar servetiyle Japonya’nın 23üncü , dünyanın ise 1135inci zengini. Kaynak : Forbes

Sonra uzay madenciliğinden bahsediliyor, Ay’da kurulacak üsler ve Mars’a gidecek araçlar da sırada. Bunların hepsi de Elon Musk’ın programında olan adımlar. 

İster istemez uzay yarışının ilk dönemine gidiyor aklım. Rus astronot Yuri Gagarin 12 nisan 1961’de uzaya çıktıktan sonra neler değişmişti acaba? O zaman da ‘artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ denilmiş miydi? Benim gibi sıradan bir vatandaşın hayatına nasıl dokunmuştu o başarı? Mutlaka hayal sınırları genişlemiş, uzaya ve evrene merak artmıştır. Belki sırf bu bile yeterlidir, bilemiyorum.

Peki Türk’ün uzayla imtihanı ne alemde? Türkiye Uzay Ajansı, cumhurbaşkanı kararnamesi ile 13 Aralık 2018’de kurulmuş. Yolun daha çook başındayız; hani derler ya kırk fırın ekmek yemesi lazım bu ajansın. Çok geç kalınmış olsa da, atılmış olması çok önemli bir adım. ( Uzay çalışmalarında ABD’de 250 bin kişi, Fransa’da 12bin kişi, İran’da 6bin kişi çalışıyormuş. Türkiye’de ise 600 – 1000 kişi. )


#icantbreathe

Suriyeli sanatçı Aziz Esmer’in İdlib’de borbardıman sonrası yıkılan bir evin duvarına çizdiği George Floyd grafitisi.

Dünyaya sığamadığından mı, yoksa kendinden kaçmak için midir bu aya gidiş projeleri? Yoksa utancı mı kovalamaktadır insan evladını? Sanki uzay projelerini yapan ülke ile pandemi kıskacındaki ülke aynı değil. 6 haziran itibarıyla tün vakaların ve ölümlerin neredeyse %30’u ABD’de gerçekleşti. Bir ara maske, sağlık ekibi için koruyucu malzeme ve yoğun bakım hastaları için ventilasyon cihazı eksikliği içinde kıvrandılar. Akıl alır gibi değil.

Meğer sağlık konusu  gibi insanlık konusunda da pek çok problem sümen altı edilmekteymiş. Dizilerinden, filmlerinden gıpta edilen amerikan yaşam tarzı, eşitsizlikler üzerine kurulu bayağı büyük bir balonmuş. Ve renk hala problemmiş, hem de ne problem. SpaceX’in fantastik uzay görüntülerinden beş gün önce, Minneapolis’te George Floyd adında bir afroamerikalı ( zenci, siyahi demek istemedim )  beyaz bir polis tarafından sekiz dakika kırk altı saniye nefessiz bırakılmak suretiyle öldürüldü. Afro amerikalılara yönelik polis şiddetine ne ilk ne de son örnekti bu. ( buradan okyanus ötesine sallamak kolay oluyor. Kendi ülkemizde de neler olduğunun farkındayız elbet, ama hislerimizi yazabilmemiz pek zor. Okyanus ötesinde en gıpta edilecek şeylerin başında ifade özgürlüğü geliyor. Ve insan elinde olmayanı istiyor, arıyor… ) Öyle acayip bir zamanda yaşıyoruz ki, bu polis şiddeti telefonla kaydedildi ve de paylaşıldı. Adeta fitili ateşleyen olay sonrasında olanlar oldu. İnsanlar protesto için sokaklara döküldü ve tabii ki Minneapolis’le sınırlı kalmadı gösteriler. Beyaz Ev’in korunması için ulusal muhafızlar çağırıldı. Pek çok toplumsal olayda görüldüğü gibi maksattan şaşan hareketler de oldu; yakıp yıkma, yağmalama gibi.

Beyaz Ev yakınındaki 16th Street NW de sokağa yazılan dev “Black Lives Matter” yazısı

Amerika’da bu sene başkanlık seçimi var. Bu olayların seçime bu kadar az zaman kala meydana gelmesi de belki bundan on beş sene sonra çekilecek bir belgeselin konusu olabilir.

Washington, D.C. Belediye Başkanı Muriel Bowser G.Floyd’un ölümü sonrası meydana gelen olaylar sonrası bir caddenin ve meydanın adının Black Lives Matter olarak değiştirildiğini açıkladı. / Tasos Katopodis/Getty Images, Mark Wilson/Getty Images
Martin Luther King’in viral olan 1967 yılında yaptığı konuşmadan bir alıntı

Amerika’nın ayaklanmaların sebepsiz yere çıkmadığını görmesi gerektiğini düşünüyorum. Ayaklanmaları kınadığımız şiddette kınanması gereken bazı koşullar toplumumuzda varlığını sürdürüyor. Ayaklanma, sesine kulak verilmemişlerin dilidir. Peki Amerika neyi duyamamıştır? … beyazların büyük bir kesiminin adalet, eşitlik ve insanlıktan ziyade, huzur ve mevcut konumlarını koruma kaygısı içinde olduğunu duyamamıştır. Ezilen toplumların barış ve adalet mücadelelerinde şiddetsiz protesto yapmalarının ellerindeki en güçlü silah olduğuna inanıyorum. Şiddetin sorunları çözmek yerine daha fazlasına yol açtığına inanıyorum. Ama aynı zamanda insanları kendini ayaklanma eylemlerinde bulunmak zorunda hissettiren koşulları kınamak, benim için ayaklanmaları kınamak kadar gerekli.

Martin Luther King, 1967, Stanford Üniversitesi’nde yaptığı konuşmadan…


Cumartesi anneleri 793.hafta

Yirmi beş sene öncesi bir 27 Mayıs.

Çaresizlik içindeki insanlar ne yapacaklarını bilemezler, ve sessizce, Galatasaray Lisesi kapısı önünde oturma kararı alırlar. Sessizlik düstur olduğu için slogan da atılmayacaktır haliyle, örgüt pankartı da olmayacaktır.

Kayıplarını arayan bu insanlar kendilerine “cumartesi anneleri” adını vermemiş; kayıplarının akıbetini soran  kadınlı erkekli gruba bu adı medya vermiş. Duygusal tınılı “anne” kavramı da kamuoyunda kabul görmüş.      

Gününüzü şaşırmış dahi olsanız, Taksim Meydanı’ndan başlayan sivil, üniformalı polis, zırhlı araç kalabalığından günün cumartesi olduğunu derhal hatırlayabildiğiniz günler. İstiklal Caddesin’e çıkmanın henüz anlamı olduğu zamanlarda denk geldiğim oldu bu sessiz protestolara. Apolitik yetiştirildik, maalesef. O zamanın şartlarında ailemizin bizleri korumak adına takındığı bir tavır olmalı; ve bazı şeyleri anlamamız ya da bazı şeylere uyanmamız epeyi geç oldu.

Devlet hafızası için çeyrek yüzyıl uzun bir süre sayılmaz. Belki bazı gerçeklere ulaşabilmek için bir bu kadar daha zamana ihtiyaç var. Ben devlet mekanizmasını anlayabilen biri değilim; devlet kurumlarının insanlar tarafından kurulmuş olup, insana karşı ( bazılarının tabii ki ) olabilmesi beni aşar.

Tüm politik, etnik ön yargılarımızı kenara koymaya çalışsak bir an için. Düşünsek, hayal edip, gözümüzde canlandırmaya, hissetmeye çalışsak. Mesela babanız, gelen bir telefon sonrası evden çıkıyor. Bir daha dönmüyor. Veya oğlunuz, tanıklar var, karga tulumba bir araca bindirilip götürülüyor. Bir daha hiç bir haber alamıyorsunuz. Soruyorsun, bilmiyoruz bizde değil deniyor. Senelerce soruyorsun, senelerce cevap alamıyorsun. “Tek isteğim ölmeden önce oğlumun mezarını görmek.” diyorsun, inat edip yaşıyorsun, koca bir yüz yılı deviriyorsun. O bile yeterli gelmiyor.  


Oruç Aruoba

Görüntü : Rasyonel Videolar youtube hesabı “Tanrı nasıl öldü? – Oruç Aruoba” başlıklı videodan

Twitter da haber düşer düşmez kitaplığıma gidip tüm kitaplarını önüme koyup tekrar bir göz atmak istedim. Taşınma ön hazırlığı sebebiyle kitapların bir kısmını kutuladığım için sadece bir tanesiyle, “yürüme” ile yetinmek zorunda kaldım. Neleri not aldığıma bir göz attım, acaba o zaman niye işaretlememişim dediğim yerler gözüme ilişti bu sefer de. Tekrar okurken virgülün de ne kadar önemli bir noktalama işareti olduğunun hakkını teslim ettim ve daha ötesi onun virgülü ne kadar doğru kullandığını gördüm. Çünkü yer değişikliği anlam değişikliği demek oluyordu.

Kitaplarını belki bir gün imzalatabilirim diyordum. Ümitsizce bir dilekmiş.

Acaba hakkında bir hikaye bulabilir miyim diye bakındım internete. Çünkü insan şurada doğdu, burada okudu, şunları yazdı, bunları türkçeye kazandırdı basmakalıbı dışında bir şeyler görmek istiyor. Böyle bir beyinin hayatı nasıldı? Neler yaşamıştı? Açık Radyo’da bile, ki eski programcılarından, doğru düzgün bir şey çıkmadı. Sadece eski yayınlardan biri ( 1999 – Vita activa ) tekrar yayınlanmış. ( Birkaç gün sonra T24 sitesinde üç yazı buldum O.A. ile ilgili. Biri Sevin Okyay’ın, bir diğeri Yücel Kayıran‘dan, sonuncusu da Ali Akay‘dan… )

Şöylesi küçük bir anekdot bile kıymetli benim açımdan. Arkadaşı arayıp “ne yapıyorsun?” diye sorduğunda, “düşünüyorum.” dermiş.    

Umarım bir gün onu yakınen tanıyan birilerine denk gelirim.

Oruç Aruoba, yürüme

Kişi hep vardır, ama genellikle

( bazen – çoğunlukla – hep )

kendi değildir, hiç de…

Kişi, “kendi olmamakta direnen”-

ve bunu başarandır!

Kişi, kendi olmayandır… – Kişinin kendi olamaması

öylesine tutarlıdır ki; bu, kişinin ta kendisidir…

Kişi, kendiyken, hep, “şunu mu olayım, bunu mu?”

diye, kendi olmayandır. Tam da bu, kendisidir işte…

İşte, kişi, olmayan olarak, olandır.

Kişi, olandır, ama yoktur – henüz…

Kişi, ‘daha’ olmayandır – yani, işte, öyle olan…

Kişi, ‘öyle’-dir, işte.

Kişi, işte…

Oruç Aruoba, yürüme, sayfa 200

Covid’le on hafta…

Covid19 un mikroskop altındaki görüntüsü buymuş.
İşte huzurlarınızda Covid19

Bahar geliyordu, kışın gri havası arkada bırakılacak, yaşam canlanacak, yüzler gülecek, gidebilenler tatil programları yapacaklardı. Ama ne oldu? Hiç akla, hayale gelmeyecek bir şey oldu ve birden hepimiz şehrin orta yerinde dört duvar arasında sıkışıvermiş bulduk kendimizi. Ne yapacağımızı bilemedik. Eski salgınlardan dem vurarak bir şeyler anlattılar televizyonlarda; hikaye tabii. Dün dündür, bugün bugün. O zamanın salgınıyla, bugünün şartlarındaki salgın, hayat aynı mı yani?

Biz sıkıştık, doğa rahatladı, nefes aldı adeta. Yine çiçekler vaktinde açtı; kırlangıç ve leylekler zamanında geldi. İflah olmaz bir batıl olarak, leylekleri havada gördüğüm an totomu koyduğum yerden kaldırırım. Çok seyahat edersiniz, denedim hep de bol seyahat ettim. Ama bu sefer kendime güldüm tabii, evden çıkılamayan bir ortamda seyahati düşünmek ne mümkün.Okumaya devam edin “Covid’le on hafta…”

Yine Yeniden

Başlamak önemli önemli olmasına da, devam ettirebilmek çok daha önemli. Halbuki ne kadar da niyetliydim. O niyetlendiğim zamanlarda başlamış, daha doğrusu devam edebilmiş olsam ciddi bir günce olacaktı. Seneler ne de çabuk geçiverdiler. Ne ne zamandı onu bile hatırlayamadığım oluyor. Üç beş sene önceydi herhalde diyorum, on sene geçmiş oluyor mesela. Rahmetli babam derdi ‘otuz beşinden sonra nasıl geçtiğini anlamayacaksın zamanın.’ Ne kadar da haklıymış. İşte kırkların bu son deminde başlayıp yaşlanana kadar devam edebilirsem şayet, kendimle ilgili gözlem yapabileceğim ne kadar çok şey birikmiş olacak. Ilgilerim, beğenilerim nereden nereye evrilmiş? Neleri kafaya takmışım, veya neler hiç ilgi alanıma bile girmemiş? Ilerleyen yaş insana neler hissettiriyor? vs vs… Hoş Instagram var görsel bir günce tutma adına; ama ben her zamanki geri ve tutucu kafamla ‘blog’ diye tutturdum. Kendi bil(me)diğim gibi yapacağım bu sefer. Bu sefer azimliyim. Devam edeceğim. Etmek istiyorum, azimli olmak istiyorum. Ellisine az kala, artık farklı bir kafada olarak başlayıp devam etmek ve yaşlılığıma kadar yazmak istiyorum. Not aldığım önemsiz detaylarımı, takıntılarımı, anlayamadıklarımı, kabullenemediklerimi, vasatlıkları, güzellikleri, insanları. Daha uzar da uzar yazılacaklar.

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla