Yoksa başlığı Google Kara Deliği mi koysaydım acaba? Zira arama kutucuğuna yazdığınız her şey sizi bir boşluk içine çekiveriyor ve okudukça okumaya başlıyorsunuz. Fakat üç sorun var. Bir, bu okumaları akılda tutmak neredeyse imkansız. Yani faydası ne? Buradan ikinci soruna geliyoruz faydasını kestiremediğin bilgiyi ne yapacaksın? Hatırlamakta bile zorlandığın bilgiyi nasıl tasnif etmelisin ki ona ulaşabil. Ulaşabilmek için de hatırlamak gerekiyor. Gel de çık sarmalın içinden.
Rahmetli dedem dayım için bilgi hamalı derdi. Ne güzel bir tanım değil mi? Müthiş bir hafızası vardı, birkaç kitabı bir arada okurdu ve daha önemlisi bu kitapları epeyi kısa sürede okurdu. Bunu da kendince geliştirdiği bir okuma metoduyla yapardı.
Peki bilgi hamalı olmadan nasıl olacak? Okuduklarımızı nasıl daha sonra ulaşılabilir, işe yarar bir şekilde tasnif edeceğiz? Bunca hızla üretilen ve tüketilen bir ortamda nasıl doğru bilgiye ulaşacağız? Google doğru adres mi?
Elbette Google doğru adres (en azından doğru adreslerden bir tanesi). Bugün kafamıza takılan bir konuyla ilgili en kısa sürede araştırma yapabileceğimiz neresi var ki, hem de evden çıkmadan. Sadece sorduğumuz şeye karşılık Google’ın cevaplarına ihtiyatla yaklaşmak ve çapraz okumalar yapmak gerekiyor. Şayet yabancı diliniz de varsa, okunacaklar kat be kat artabiliyor. Bunları süzüp bir kenara koymadıktan sonra, havada kalan, hatırlanamayan, hatırlanmadığı için de kullanılamayan bilgi balonları arasında sıkışıp kalıveriyoruz. Ve zaman, ve hayat çok çabuk geçiyor. Okuduğunuz kitapta altını çizdiğiniz bir kişi ile başlayan okuma saatler alabiliyor ve asıl aradığınız konunun çok uzağında bulabiliyorsunuz kendinizi.
Seken düşüncelerle alakalı geçen gün başıma gelen bir şeyi yazmak isterim. Kimse için değil, kendim için yazıyorum aslında. Kendime bir hedef koymak, bazı şeyleri boşu boşuna yapmamak için.
İlk kare şöyle başlıyor; Instagram’da takip ettiğim biri, dinlediği bir müzik parçasını hikayesinde paylaşmış. Laurie Anderson – Speechless
Cehaletim sebebiyle tanımadığım biri. Kimdir diye bakınca Lou Reed‘in eşi olduğunu okuyorum. Lou Reed adını bildiğim ama pek de sıkı takipçisi olduğum biri değil. Meğer pek önemliymiş abimiz. Oradan geldim Walk on the Wild Side‘a… Pek tabii The Velvet Underground‘a göz atmamak olur muydu, olamazdı. Grubun ilham perisi, Warhol’un süperstarlarından trans Candy Darling diğer bir ilginç hayat. Otuz yıl sürmemiş bu hayat bir belgesel olmuş, Beautiful Darling (2010)
Yukarıdaki fotoğrafın adı Candy Darling on her Deathbed. Fotoğrafı çeken, 1987 yılında AIDS’den ölen ve maalesef asıl tanınırlığı ölümünden sonra olan Peter Hujar.
Farklı yaşamlar gerçekten çok ilgi çekici. Hele de bu farklı insanlar belli bir zaman diliminde kesişiyorsa.
Okuduklarımdan bir özeti buraya aktarmak da mümkündü ama ben her linkle başka taraflara savrulmayı tercih ettiğimden istemedim. Bakalım, merak eden birileri bu linklere tıkladığında, hala ulaşılabilir olacaklar mı?
Sosyal medyayı doğru kullanmayı öğrenmemiz gerekiyor. O kadar yoğun bir bilgi akışı var ki, hangi organizasyona dahil olacağımızı, hangisinin güvenilir olduğunu anlamak için yapacağımız araştırmalar bile epeyi zamanımızı alıyor. Geçen hafta karşıma bir sosyal medya paylaşımı çıktı. Aynı bilgi TEMA Bursa ve Mudanya Belediyesince de paylaşıldı. Konu bir günlük bir temizlik organizasyonuydu. Ben de projenin sahibi tarafla ilgili biraz araştırayım dedim.
Bu güzel projenin temeli küçük (hoş hepsi de küçük ama) bir Baltık ülkesi olan Estonya’da 2008 yılında atılmış. 3 Mart’ta 50bin gönüllü toplanarak ülkenin 10bin ton çöpünü beş saatte toplamışlar. Estonya’nın nüfusu kabaca 1.350.000 kişi. Yani 50bin öyle yabana atılacak bir rakam değil. Ülkemizin bugünkü nüfusundan hareketle, aynı oranda katılım için 3 milyondan fazla gönüllünün toplanması gerekiyor. Slogan da güzel, Let’s Do it!.
Hepimiz biliyoruz ki tek günlük bir organizasyonla temizlik olmaz. Önemli olan kirletmenin, çöpün önüne geçebilmek. Ve ancak gönüllü olarak bu tip çalışmalarda yer alarak farkındalık arttırılabilir. Sahada çalıştığınızda insanların bu kadar insafsızca çevrelerini kirletmelerini anlamak çok zor. Her şeyi döndürüp dolaştırıp “eğitim”e bağlamak da istemiyorum. Ülkemize göre daha eğitimli olan ülkelerin durumu da ortada. Burada asıl sorun “umursamamak” sanki. Umurunda değil plastik şişelerini, torbalarını oraya atmış olmak; umurunda değil keyifle tüttürdüğü sigaranın izmaritinin çevreye verdiği zarar. Hadi kendini zehirliyorsun sigara içerek, niye izmaritini atarak toprağa, kuşa, suya ve diğer insanlara da zehir saçıyorsun? (sigara izmariti başlıbaşına bir konuymuş meğer, onu da bilahare yazacağım)
Yarın biraz olsun farkındalık yaratabilmek, 18 Eylül Dünya Temizlik Günü‘nün sadece temizlik yapılan bir gün olmadığı gerçeğini akıllara sokabilmek adına Mudanya Kapanca Antik Liman’da olacağım, diğer tüm Let’s Do it Türkiye gönüllüleri gibi.
Beğendiğim, ben de iz bırakan yazarların, önemli kişilerin mutlaka doğum ve ölüm tarihlerine bakarım. Kaç senelik bir ömürde neler yapmışlar diye. Kendime pay çıkarayım diye.
George Orwell’in gerçek adı Eric Arthur Blair idi. Bu isim değişikliği ile ilgili New Yok Times daki yazı da burada…
Orwell de onlardan biri. Her ne kadar en sık kullanılan fotoğraflarında yaşı epeyi büyükmüşçesine dursa da (eh ne de olsa yıpratıcı bir dünya zamanına denk gelmiş. Birinci Dünya Savaşı, İspanya İç Savaşı, İkinci Dünya Savaşı. Sanırım sızlanmaya pek hakkımız yok.) öldüğünde şu anki benden daha gençmiş maalesef. Hepi topu kırk altı yıl yaşamış ve ölümüne beş kala iki ölümsüz, zamansız ve hatta günümüze ayna tutan eser yayınlamış. Hayvan Çiftliği (1945) ve 1 9 8 4 (1949).
Çocukluğunda bile yazar olacağını bilecek kadar kendinden emin. Detayını “Yazma Sebebim”de gayet detaylı ve güzelce açıklamış.
Asıl dikkat çekici özelliği entellektüel gruplardan nefreti. Aslında Yol Yolcu Yolculuk için de gayet uygun bir konu kendisi. Zira bu nefreti onu “sıradan insan”ın peşindeki yolculuğuna sebep oluyor. Orwell’in sıradan insanların hayatına yaptığı yolculuk yirmi beş yaşındayken sosyal sınıfını ve ayrıcalıklarını terk ederek başlar. (Paris ve Londra’da Beş Parasız bu dönemi anlatır.) Sıradan İnsan dediği kişinin hayatını (sıradan hayat) geç tanır, ama büyük savunucusu olur. Bu hayat, maddi anlamda çok şeyi olmayan, sıradan işlerde çalışan insanların hayatıydı. Bu insanlar fazla eğitimli değildi, büyük şeyler başaramayacaktı, ama yine de diğer insanları seven ve önemseyen insanlardı. Ve bu insanlar derin sorulara Orwell’i hayran bırakacak cevaplar veriyorlardı. 1937’de ülkenin kuzeyine, kömür madenlerinin olduğu bölgeye yaptığı yolculuk ve tanıklıklarını Wigan İskelesi Yolu’nda anlatır. Burada tanıştığı insanların İngiliz Kabinesinden daha bilgili ve bilge olduklarını söyler. En çok da iki yüzlü olmamalarını sevmiştir.
Mesleği olan yazarlık ve gazeteciliğin rolünün istatistikler ardında sıkışıp kalan sıradan insanı öne çıkarmak olduğunu anlamıştı. Bu yüzden de bütün dünyada kol gezen önyargı ve basit ırkçılığa karşı çıktı.
Orwell’a göre bir yazarın görevi ciddi fikirlerin halk tarafından benimsenmesini sağlamaktı. Peki bu nasıl mümkün olabilecekti? Elbette ağdalı cümlelerden uzak durarak ve gayet basit cümlelerle yazarak. Fakat Orwell’ın dehasını sırf basit yazmakla tanımlamak çok kolaya kaçmak olur. Hayvan Çiftliği’ni fabl kurgusuyla değil de Orwell’in keskin gözlemlerine dayanan tarihsel akışla yazılmış bir roman olarak hayal edin. Kaç kişi okurdu acaba? Kimlere ulaşabilirdi?
Bugün seksen yıl önce yazdıklarından pek de uzakta değiliz, hatta tam da göbeğindeyiz anlattıklarının. Bunca kalitesizlik, insanları uyuşturan televizyon yayınları, daha beteri elimizde tuttuğumuz ve adeta bir uzvumuz gibi davrandığımız cep telefonlarımızla, politikacıların sonu gelmez nutuklarıyla tam da Orwell’in gördüğü ve zamansızca tarif ettiği geleceğin ta içindeyiz. Bir çoğumuz, tıpkı onun gibi, ekonomik ve politik şaşırtmalardan bıktık usandık. Birinin de dediği gibi kırk yaş üstündekilerden medet umacak halimiz de yok. O zaman yaşasın gençlik…
Bu arada bir deneme yaptım. Yol Yolcu Yolculuk podcast yayınımda, genel akıştan farklı olarak, George Orwell’in yaşgünü için Bir İdam adlı denemesinden iki bölüm okudum. Sanat ve Propagandanın Sınırları (sayfa 21-25) ve Esnaf Savaşta (sayfa 71-78) Tabii ki bir tiyatro sanatçısının okuması gibi olmadı, ama varsın öyle de olmasın. Kayıt için kitap okumanın da ne kadar zor bir uğraş olduğunu tecrübe etmiş oldum böylece.
Bu arada bir deneme yaptım. Yol Yolcu Yolculuk podcast yayınımda, genel akıştan farklı olarak, George Orwell’in yaşgünü için Bir İdam adlı denemesinden iki bölüm okudum. Sanat ve Propagandanın Sınırları (sayfa 21-25) ve Esnaf Savaşta (sayfa 71-78) Tabii ki bir tiyatro sanatçısının okuması gibi olmadı, ama varsın öyle de olmasın. Kayıt için kitap okumanın da ne kadar zor bir uğraş olduğunu tecrübe etmiş oldum böylece.
Hani aklınızda George Orwell kitaplarına tekrar bakmak, kitaplığınıza eklemek istediklerinizi bir arada görmek gibi bir niyetiniz varsa IDEFIX ya da EGANBA ya göz atabilirsiniz.
Didem’i Instagram sayesinde tanıdım. Zamanında uzak diyarlara yaptığı uzun yolculuklarını paylaşıyordu. Tesadüfen yol Mudanya’da kesişti. Ben ve eşim Mudanya’da yaşayabilir miyiz diye sık sık gelip gidiyorduk. O ise yeni bir hayat için, öğrenmek üzere Mudanya’daydı. Sonra biz Mudanya’da yeni bir hayat başlangıcı yaparken, Didem yoluna, yolculuğuna devam etmek üzere Mudanya’dan ayrıldı.
Yol Yolcu Yolculuk podcastım için Didem’den daha uygun bir konuk olamazdı. Teklif ettim, o da kabul etti sağolsun. Tam da sosyal medya ile arasına mesafe koyup, inzivaya çekilmeden birkaç gün öncesiydi. Benim adıma çok keyifli bir konuşma olmuştu. Umarım sizler için de öyle olur.
Olur ha belki Spotify kullanmıyorsunuzdur, o zaman şuradan da dinleyebilirsiniz.
Ne zamandır yazmak için bir disiplin oluşturmaya çalışıyorum. Dağınıklığım bitsin, yarım kalmış defterler olmasın, o yarım kalmış defterlerdekileri bir düzene oturtabileyim istiyorum. Elbette istemek başka, yapmak bambaşka. Hayranım disiplinli şekilde yazanlara. Hoş etrafımda, tanıdıklarımdan gayet düzenli yazan, disiplinli insanlar var. O direnç var ya, ayak sürümeme sebep. Yazmamak, odaya çıkmamak, çıksam da masa başına oturmamak, otursam da yapılacaklar dışında ne varsa onlara ilgi duymak.
Haftada iki yazı yazılabilirmiş gibi geliyordu. Zamanı doğru kullanmayı becersem, “erteleme” hastalığına karşı yüksek bir antikorum olsa aslında olmayacak şey değil. Gerçekten değil.
Sonra WordPress in paralı bir versiyonuna geçme kararı verdim. Hani para verdim ya, oturup yazarım diye düşündüm. Niyet var, ama bu sefer de yazılacakların kalitesi üzerine büyük bir soru işareti var. Halbuki yazmaya başla, ki geçmişe dönüp baktığında gelişimin adımlarını görebil ve kendini motive et. İşte hep böyle bir mücadele kendimle. Sürekli bir ikna, vaz geçiş süreci. Bahanesiz de, sadece yazmak için yazabilmeli, ama ben bu konuda iyi değilim sanırım.
Nihayetinde bir motivasyon yarattım kendime. Hareket noktası da Podcast oldu. Bu hafta onuncu bölümünü yayınladım. Burada, Yol Yolcu Yolculuk podcastında, aslında insan hikayeleri dinliyoruz. Gıpta ettiğim, uzaktan keyifle izlediğim insan hayatları. Fotoğrafla yapamadığımı, sözle yapmak istiyorum. Radarıma giren insanların hikayelerini dinlemek, sözlü tarih gibi not almak. Ve belki birkaç sene sonra tekrar geri dönüp bu insanlara, yolculuklarını (hayatlarını) sormak; o ilk konuşmadan sonra nerelere gitmiş yol(lar). Motivasyonumu yazacaktım konu bambaşka yere geldi. Bu hikayeler bir şekilde dinlenmesi için kurgulanıyor, yani kesilip biçiliyor. Yarısından fazlası çöpe gidiyor konuşulanların. İşin ilginç tarafı kurgulu versiyonu dinlerken, konuşmanın kesilip atılan taraflarını hatırlamadığım dahi oluyor. Kurguda hala istediğim oranda dahil olamadım, biraz daha vakit var ona. Fakat kurguda dışarda kalanlardan da beni etkileyenler oluyor ve onları unutmak istemiyorum. Burası benim kendi kurgumu yaptığım yer olacak dolayısıyla. Kaydı yapar yapmaz oturup hemen yazacağım. Hani söz uçar, yazı kalırmış ya. Bakalım nasıl olacak?
Öyle mi acaba? Geçerken neler oluyor? Siliyor mu bazı şeyleri, küllendiriyor mu? Öyle olmasını umardım.
Annemin ölümü sonrası yazmayı çok istedim. İlk kez karşılaştığım böylesi bir kaybın acısı o kadar sarsıcıydı ki, yazmadan durarak küllenmesini beklemek, zamana teslim olmak en iyi çözüm gibi geldi. Halbuki o duyguları, o günkü gibi hissederek yaşamak mümkün değil.
Franz Kafka’nın Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan incecik bir kitabı var. İsmine vurulup almıştım. Babaya Mektup. Babasına hiç bir zaman ulaşmamış baba oğul çatışmasını ortaya koyduğu bir itiraf name.
Siz babanıza hiç mektup yazdınız mı? Ben yazdım, yazmıştım. Tabii ki ne kitaplaştırılabilecek uzunlukta, ne de edebi yeterlikteydi. Ölüme yaklaşan bir adama moral verebilmek için yazılmıştı. Bariz çaresizlik. Bana cevap yazamadı, ama kardeşime yazdı. Ondan aldım mektubu, saklıyorum. Düzgün başlayıp bozulan ve okunması zorlaşan yazısı bana çok dokunmuştu. Şöyle bir göz gezdirdim sadece ve bugüne kadar hiç okumadım.
Eminim canı çok sıkkındı. Yanına bypass ameliyatı sonrası gelen pek çok kişi en fazla iki gün yatıp normal servise çıkarken, o çıkamıyordu bir türlü. Sona doğru giden yolların taşları döşenmişti bir kere.
Halama “babamın öldüğü yaştayım” der dururmuş. Evet büyükbabamla aynı yaşta öldü. Ne bir nefes eksik, ne bir nefes fazla. Ben daha fazla olsun isterdim nefesi. Özlemim derin, soracaklarım cevapsız, konuşmalarım sessiz.
Bugün babamın toprağa veriliş günü. Öldüğünde dini hiç bir şey istemediğini söylemiş, “rakı sofrası kurun, etrafında muhabbet edin” demişti. Ama yapamadık dediğini. Güneş çekiliyor yavaş yavaş. Demlenme vakti tam da. Ufak bir çilingir sofrası kurup, rakı bardağını masaya vurup burada olmayanlara selam etme zamanı…
Kapanışı Oruç Aruoba‘nın “uzak” ından…
Babam'ın anısına
Her ölüm dünyada bir çatlak açar - bir boşluk bırakıp
öyle gider her kişi : öteki kişiler de, şimdi, o çatlağı
kapatmakla, o boşluğu doldurmakla görevlendirilmiş
hissederler kendilerini.
Oysa, Zamanla, çevre dokunun da çatlaması ve boşalmasıyla,
o çatlak belirsiz -öteki çatlaklardan ayırd edilemez-
hale gelecek; o boşluk da, zaten yok olacaktır.. Ama, kişiler
boşlukla - ama faydasızdır bu çaba : çatlak kapanmaz, boşluk
dolmaz; uğraşıp durur kişiler, kendileri de birer çatlak,
birer boşluk olana dek - o zaman da görevi yeni kişiler
devralmış bulacaklardır kendilerini...
Oysa, önemli olan, çatlağı açıkça görebilmek, boşluğu
olduğu gibi yüklenebilmekti.
Çünkü, ölüm, onmaz; yaşam, onarılamazdır.
19 kasım 1993
Epeyi zamandır kafamı kurcalayan, ama bir türlü sakince düşünemediğim, yazamadığım, cevaplamakta da zorlandığım sorular vardı.
Gitmek mi zordu, yoksa kalmak mı? Giden mi cesurdu, yoksa kalan mı? Göçebe bir hayat mı, yoksa kök saldığımız bir yer mi daha iyiydi?
Tebdili mekânda ferahlık var diyen büyüklerimiz, elbette boşuna etmemişler bu cümleyi. Demek hareket kaçınılmaz. Demek yol(lar) hayatın parçası. Peki yolumuzu nasıl bulacağız? Yol bizi çağırır mı?
Ben gidemeyenlerdenim. (gidemeyenlerdendim demem daha doğru aslında; kısa bir süre önce nihayet becerdik ve attık kendimizi İstanbul dışına.) Aklımın fikrimin bir köşesinde hep oldu, hep durdu orada bir yerde yurt dışına gitmek, hayatı bir de oralarda deneyimlemek. Ama gel gör ki korkuların beslediği bahaneler kara bulutlar olarak tepemden eksik olmadı. Rahatım yerindeydi, ne gerek vardı ki düzeni bozmaya? Yurt dışına gidip ikinci sınıf vatandaş mı olacaktım yani; Türkiye’deki arkadaşlık dostluk oralarda var mıydı ki; aslında bizim ülkemiz de cennet değil miydi? Daha keşfedilecek, gidip görmediğin onca yeri varken buraları bırakıp gitmek de neyin nesiydi? İlla gidilecekse, Türkiye içinde bir yer olabilirdi mesela. Bizler gidersek, bizim gibiler giderse ne olacaktı bu memleketin hali. Egoya bakınız. Sanki bizsiz bu ülke olmayacakmış, biz olmasak eksikliğimiz hissedilecekmiş gibi. Halbuki hayat tek ve biricik. Kendimiz için yaşamak yerine, niçin başkaları için yaşıyor olalım? Hele de bunu milliyetçilik, vatan severlik sosuyla süsleyelim. Ez cümle yurt dışına gidip, hayatı bir de orada deneyimleyemedim bugüne kadar. O yolculuk için, o yola ilk adımı atamadım. Belki adımın illa da yurt dışına atılması gerekmiyor, belki benim iç yolum yurt dışıyla bağlantılı değil, bilemiyorum. Ama yol her yerde, seçmekse bize kalmış.
Gel gelelim etrafımda gerek isteyerek, gerek zorunlu kalarak (eş durumunu bu sınıfa koyuyorum.) yolculuk için adım atan tanıdıklarım, arkadaşlarım ve dostlarım oldu. Kimisi ülke, hatta kıta, değiştirdi; kimisi yaşadığı şehri, kimisi de kariyerlerini ve yaşam şekillerini. Her değişim gibi onlarınki de zorlu oldu, zira kendini bulma gayreti hiç de yabana atılır uğraş değil. Bazılarının hikayelerini bilmekle beraber, yine de merak etmemek mümkün değil. O ilk adım nasıl atıldı, yolculuk nasıl başladı? Yol nasıl devam etti? Yol, yolculuk yolcunun umduğu gibi miydi? Yol biter mi? Yolculuk daim mi? Tanıdığım yolcu’ lara sordum. Onlar da sağ olsunlar kırmayıp anlattılar.
Yolcu yolunda gerek;
Tüm yolculara selam olsun.
Not : Elimde yaklaşık kırk kişilik bir listem var. Konuştuğum yolcu’ların da önerileriyle listenin daha da genişleyeceğini umuyorum. Pek çok kişinin yurt dışında olduğu, benim de İstanbul’da olmadığım göz önüne alınınca en rahat iletişimin ZOOM üzerinden olacağını düşündüm. İlk görüşmelere de Zoom ile başladım. Böylece elimde ayrı ayrı hem ses, hem de görüntü dosyası olacak. Teknoloji bilgim çok sınırlı. Daha iyi ses ve görüntü kalitesi için ve hatta daha iyi bir içerik için önerileri olanlar iletişim kurarsa çok mutlu olurum. Görüşmeleri paylaşacağım platformu da netleştirir netleştirmez bilgi paylaşımında bulunacağım. Sağlıcakla…
Yaşadığımız günlerle ilgili illa notlar tutuyorsunuzdur. Covid19’la yatıp kalkıyoruz ama haliyle başka şeyler de oluyor. Kendime not aldığım konular, tesadüf bu ya, ayın son beş gününe denk gelmiş olaylardı. Tarih sırasıyla mı, yoksa kendimce önem sırasıyla yazmalı bilemedim.
Herhalde en şaşalısından, gösterişlisinden başlamalı. Güney Afrika doğumlu Elon Musk’un şirketi SpaceX’in iki NASA astronotunu ( Robert L. Bahnken ve Douglas G. Harley ) Uluslararası Uzay İstasyonu’na göndereceği sefer, 27 Mayıs’ta havada fazlaca elektrik yükü olması sebebiyle 30 Mayıs’a ertelenmişti. Bizler canlı yayında Körfez Savaşı’nı, 11 Eylül terör saldırılarını seyretmiş bir nesiliz. Önemli olduğu söylenen ve canlı yayınlanan pek çok şeyin içinde ölüm vardı, şiddet vardı, insanlıktan utandığımız anlar vardı. Ama bu sefer ki çok ama çok farklı oldu. Bu seferkinde hayal kurmanın ne kadar önemli olduğu, insanın uzay aşkı ve merakı vardı.
Trump’ın seçim sloganına (make america great again) pek de uygundu bu başarı. SpaceX’in Demo2 seferi ile Amerika uzay projelerinde geriye düştüğü yarışta arayı kapamayı başardı. ( Fırlatmaya yirmi dakika kaladan itibaren başlayan ABC News yayını da burada… ) ile ilgili yaklaşık bir saatlik görüntüler de Bu sefer neden önemli? Çünkü :
Uluslararası Uzay Üssü’ne bağlanan modül fırlatma öncesi
Ticari bir şirket tarafından (SpaceX) gerçekleştirilen ilk insanlı uçuş,
Şirket 2002 yılında kurulmuş. Bu kadar yeni bir şirketin böylesi bir başarıya imza atması da dikkate değer.
2011’den bu yana, dokuz yıldır, ABD’nin kendi toprağından uzaya fırlattığı ilk roket,
Bu zaman zarfında Rusya’dan koltuk satın alarak uzaya gidiyorlardı ve astronot başına 80 milyon$ ödemek durumunda kalıyorlardı,
Bu uçuşun roket sistemi (Falcon9) geri döndü; yani bundan sonraki uçuşlarda tekrar kullanılabilecek. Bundan önce modüller (astronotların bulunduğu bölüm) tekrar kullanılabilirken, roketler okyanusta çöp oluyordu. (acaba okyanus kirliliğine ne kadar etkisi vardır bu roketlerin?) Bu arada, Falcon 9’un inişini seyrederken sanki film geri sarılıyor izlenimine kapılıyor insan.
Peki bundan sonra neler olacak? Deniliyor ki işin içine para ve ticari şirketler girmeye başlayınca ilerleme daha süratlenecek. Uzay turizmi artık pek de hayal değil gibi. Tek taşla evlilik teklif etme sıradanlığına düşmek istemeyecek milyarderler illa ki olacak. ‘Ay etrafında döndük geldik’ diyecekler de pek hayal olmayabilir. Mesela Japon milyarder iş adamı Yusaku Maezawa aya gidecek ilk sivil yolcu olarak yerini ayırtmış bile.
Japon milyarder girişimci Yusaku Maezawa. 2 milyar dolar servetiyle Japonya’nın 23üncü , dünyanın ise 1135inci zengini. Kaynak : Forbes
Sonra uzay madenciliğinden bahsediliyor, Ay’da kurulacak üsler ve Mars’a gidecek araçlar da sırada. Bunların hepsi de Elon Musk’ın programında olan adımlar.
İster istemez uzay yarışının ilk dönemine gidiyor aklım. Rus astronot Yuri Gagarin 12 nisan 1961’de uzaya çıktıktan sonra neler değişmişti acaba? O zaman da ‘artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ denilmiş miydi? Benim gibi sıradan bir vatandaşın hayatına nasıl dokunmuştu o başarı? Mutlaka hayal sınırları genişlemiş, uzaya ve evrene merak artmıştır. Belki sırf bu bile yeterlidir, bilemiyorum.
Peki Türk’ün uzayla imtihanı ne alemde? Türkiye Uzay Ajansı, cumhurbaşkanı kararnamesi ile 13 Aralık 2018’de kurulmuş. Yolun daha çook başındayız; hani derler ya kırk fırın ekmek yemesi lazım bu ajansın. Çok geç kalınmış olsa da, atılmış olması çok önemli bir adım. ( Uzay çalışmalarında ABD’de 250 bin kişi, Fransa’da 12bin kişi, İran’da 6bin kişi çalışıyormuş. Türkiye’de ise 600 – 1000 kişi. )
#icantbreathe
Suriyeli sanatçı Aziz Esmer’in İdlib’de borbardıman sonrası yıkılan bir evin duvarına çizdiği George Floyd grafitisi.
Dünyaya sığamadığından mı, yoksa kendinden kaçmak için midir bu aya gidiş projeleri? Yoksa utancı mı kovalamaktadır insan evladını? Sanki uzay projelerini yapan ülke ile pandemi kıskacındaki ülke aynı değil. 6 haziran itibarıyla tün vakaların ve ölümlerin neredeyse %30’u ABD’de gerçekleşti. Bir ara maske, sağlık ekibi için koruyucu malzeme ve yoğun bakım hastaları için ventilasyon cihazı eksikliği içinde kıvrandılar. Akıl alır gibi değil.
Meğer sağlık konusu gibi insanlık konusunda da pek çok problem sümen altı edilmekteymiş. Dizilerinden, filmlerinden gıpta edilen amerikan yaşam tarzı, eşitsizlikler üzerine kurulu bayağı büyük bir balonmuş. Ve renk hala problemmiş, hem de ne problem. SpaceX’in fantastik uzay görüntülerinden beş gün önce, Minneapolis’te George Floyd adında bir afroamerikalı ( zenci, siyahi demek istemedim ) beyaz bir polis tarafından sekiz dakika kırk altı saniye nefessiz bırakılmak suretiyle öldürüldü. Afro amerikalılara yönelik polis şiddetine ne ilk ne de son örnekti bu. ( buradan okyanus ötesine sallamak kolay oluyor. Kendi ülkemizde de neler olduğunun farkındayız elbet, ama hislerimizi yazabilmemiz pek zor. Okyanus ötesinde en gıpta edilecek şeylerin başında ifade özgürlüğü geliyor. Ve insan elinde olmayanı istiyor, arıyor… ) Öyle acayip bir zamanda yaşıyoruz ki, bu polis şiddeti telefonla kaydedildi ve de paylaşıldı. Adeta fitili ateşleyen olay sonrasında olanlar oldu. İnsanlar protesto için sokaklara döküldü ve tabii ki Minneapolis’le sınırlı kalmadı gösteriler. Beyaz Ev’in korunması için ulusal muhafızlar çağırıldı. Pek çok toplumsal olayda görüldüğü gibi maksattan şaşan hareketler de oldu; yakıp yıkma, yağmalama gibi.
Beyaz Ev yakınındaki 16th Street NW de sokağa yazılan dev “Black Lives Matter” yazısı
Amerika’da bu sene başkanlık seçimi var. Bu olayların seçime bu kadar az zaman kala meydana gelmesi de belki bundan on beş sene sonra çekilecek bir belgeselin konusu olabilir.
Washington, D.C. Belediye Başkanı Muriel Bowser G.Floyd’un ölümü sonrası meydana gelen olaylar sonrası bir caddenin ve meydanın adının Black Lives Matter olarak değiştirildiğini açıkladı. / Tasos Katopodis/Getty Images, Mark Wilson/Getty Images
Martin Luther King’in viral olan 1967 yılında yaptığı konuşmadan bir alıntı
Amerika’nın ayaklanmaların sebepsiz yere çıkmadığını görmesi gerektiğini düşünüyorum. Ayaklanmaları kınadığımız şiddette kınanması gereken bazı koşullar toplumumuzda varlığını sürdürüyor. Ayaklanma, sesine kulak verilmemişlerin dilidir. Peki Amerika neyi duyamamıştır? … beyazların büyük bir kesiminin adalet, eşitlik ve insanlıktan ziyade, huzur ve mevcut konumlarını koruma kaygısı içinde olduğunu duyamamıştır. Ezilen toplumların barış ve adalet mücadelelerinde şiddetsiz protesto yapmalarının ellerindeki en güçlü silah olduğuna inanıyorum. Şiddetin sorunları çözmek yerine daha fazlasına yol açtığına inanıyorum. Ama aynı zamanda insanları kendini ayaklanma eylemlerinde bulunmak zorunda hissettiren koşulları kınamak, benim için ayaklanmaları kınamak kadar gerekli.
Martin Luther King, 1967, Stanford Üniversitesi’nde yaptığı konuşmadan…
Cumartesi anneleri 793.hafta
Yirmi beş sene öncesi bir 27 Mayıs.
Çaresizlik içindeki insanlar ne yapacaklarını bilemezler, ve sessizce, Galatasaray Lisesi kapısı önünde oturma kararı alırlar. Sessizlik düstur olduğu için slogan da atılmayacaktır haliyle, örgüt pankartı da olmayacaktır.
Kayıplarını arayan bu insanlar kendilerine “cumartesi anneleri” adını vermemiş; kayıplarının akıbetini soran kadınlı erkekli gruba bu adı medya vermiş. Duygusal tınılı “anne” kavramı da kamuoyunda kabul görmüş.
Gününüzü şaşırmış dahi olsanız, Taksim Meydanı’ndan başlayan sivil, üniformalı polis, zırhlı araç kalabalığından günün cumartesi olduğunu derhal hatırlayabildiğiniz günler. İstiklal Caddesin’e çıkmanın henüz anlamı olduğu zamanlarda denk geldiğim oldu bu sessiz protestolara. Apolitik yetiştirildik, maalesef. O zamanın şartlarında ailemizin bizleri korumak adına takındığı bir tavır olmalı; ve bazı şeyleri anlamamız ya da bazı şeylere uyanmamız epeyi geç oldu.
Devlet hafızası için çeyrek yüzyıl uzun bir süre sayılmaz. Belki bazı gerçeklere ulaşabilmek için bir bu kadar daha zamana ihtiyaç var. Ben devlet mekanizmasını anlayabilen biri değilim; devlet kurumlarının insanlar tarafından kurulmuş olup, insana karşı ( bazılarının tabii ki ) olabilmesi beni aşar.
Tüm politik, etnik ön yargılarımızı kenara koymaya çalışsak bir an için. Düşünsek, hayal edip, gözümüzde canlandırmaya, hissetmeye çalışsak. Mesela babanız, gelen bir telefon sonrası evden çıkıyor. Bir daha dönmüyor. Veya oğlunuz, tanıklar var, karga tulumba bir araca bindirilip götürülüyor. Bir daha hiç bir haber alamıyorsunuz. Soruyorsun, bilmiyoruz bizde değil deniyor. Senelerce soruyorsun, senelerce cevap alamıyorsun. “Tek isteğim ölmeden önce oğlumun mezarını görmek.” diyorsun, inat edip yaşıyorsun, koca bir yüz yılı deviriyorsun. O bile yeterli gelmiyor.
Oruç Aruoba
Görüntü : Rasyonel Videolar youtube hesabı “Tanrı nasıl öldü? – Oruç Aruoba” başlıklı videodan
Twitter da haber düşer düşmez kitaplığıma gidip tüm kitaplarını önüme koyup tekrar bir göz atmak istedim. Taşınma ön hazırlığı sebebiyle kitapların bir kısmını kutuladığım için sadece bir tanesiyle, “yürüme” ile yetinmek zorunda kaldım. Neleri not aldığıma bir göz attım, acaba o zaman niye işaretlememişim dediğim yerler gözüme ilişti bu sefer de. Tekrar okurken virgülün de ne kadar önemli bir noktalama işareti olduğunun hakkını teslim ettim ve daha ötesi onun virgülü ne kadar doğru kullandığını gördüm. Çünkü yer değişikliği anlam değişikliği demek oluyordu.
Kitaplarını belki bir gün imzalatabilirim diyordum. Ümitsizce bir dilekmiş.
Acaba hakkında bir hikaye bulabilir miyim diye bakındım internete. Çünkü insan şurada doğdu, burada okudu, şunları yazdı, bunları türkçeye kazandırdı basmakalıbı dışında bir şeyler görmek istiyor. Böyle bir beyinin hayatı nasıldı? Neler yaşamıştı? Açık Radyo’da bile, ki eski programcılarından, doğru düzgün bir şey çıkmadı. Sadece eski yayınlardan biri ( 1999 – Vita activa ) tekrar yayınlanmış. ( Birkaç gün sonra T24 sitesinde üç yazı buldum O.A. ile ilgili. Biri Sevin Okyay’ın, bir diğeri Yücel Kayıran‘dan, sonuncusu da Ali Akay‘dan… )
Şöylesi küçük bir anekdot bile kıymetli benim açımdan. Arkadaşı arayıp “ne yapıyorsun?” diye sorduğunda, “düşünüyorum.” dermiş.
Umarım bir gün onu yakınen tanıyan birilerine denk gelirim.
Oruç Aruoba, yürüme
Kişi hep vardır, ama genellikle
( bazen – çoğunlukla – hep )
kendi değildir, hiç de…
Kişi, “kendi olmamakta direnen”-
ve bunu başarandır!
Kişi, kendi olmayandır… – Kişinin kendi olamaması
öylesine tutarlıdır ki; bu, kişinin ta kendisidir…
Kişi, kendiyken, hep, “şunu mu olayım, bunu mu?”
diye, kendi olmayandır. Tam da bu, kendisidir işte…
Bahar geliyordu, kışın gri havası arkada bırakılacak, yaşam canlanacak, yüzler gülecek, gidebilenler tatil programları yapacaklardı. Ama ne oldu? Hiç akla, hayale gelmeyecek bir şey oldu ve birden hepimiz şehrin orta yerinde dört duvar arasında sıkışıvermiş bulduk kendimizi. Ne yapacağımızı bilemedik. Eski salgınlardan dem vurarak bir şeyler anlattılar televizyonlarda; hikaye tabii. Dün dündür, bugün bugün. O zamanın salgınıyla, bugünün şartlarındaki salgın, hayat aynı mı yani?
Biz sıkıştık, doğa rahatladı, nefes aldı adeta. Yine çiçekler vaktinde açtı; kırlangıç ve leylekler zamanında geldi. İflah olmaz bir batıl olarak, leylekleri havada gördüğüm an totomu koyduğum yerden kaldırırım. Çok seyahat edersiniz, denedim hep de bol seyahat ettim. Ama bu sefer kendime güldüm tabii, evden çıkılamayan bir ortamda seyahati düşünmek ne mümkün.“Covid’le on hafta…” yazısının devamını oku